Dijital Kültür, Gündelik Yaşam ve Benlik Algısı

 

Dijital kültür ve bugünün anılarını yorumlamaktan önce geçmişe gitmek ve parça parça yorumlarda bulunarak bugüne gelmek istiyorum.

1348’de Avrupa’da bir veba salgını olur. Bu süreci, Bocaccio’nun, 1348-1351 yılları arasında, salgın günlerinin Floransa’sını anlattığı, Decomeron (Bocaccio, 2003) eseriyle yorumlamak istiyorum.

Decameron, birçok düşüncenin kapısını aralayan ve 14. yüzyılda benlik kavramını, özgürlüğü, sevgi kavramını, kiliseye ve dine eleştiriyi, çokeşliliği ve aldatmayı, cinselliği ve daha birçok şeyi konu alan bir eserdir. Salt bir hikâye kitabı olarak da okunabilen Decameron, aslında onlarca alt metni içeriğinde barındırır ve okuyucusuna farklı ufuklardan yorum yapma şansı da yaratır.

Benliğin temeli, özü keşfedip, ahlak ve vicdan doğrultusunda, kendinden emin yol alabilmektir. Şahsiyeti olan bir varlık, yalpalamaz ve özünden ödün vermez. Şahsiyet, bir kimliği oluşturan en temel oluştur ve işbu şahsiyet kavramının içi de dopdolu bir kavram denizidir. Yalan, iftira, aldatma, sorumsuzluk, hırsızlık ve daha birçok kötü diye addedebileceğimiz şeyler, şahsiyetin veya benliğin yoksunluğunu oluşturacak şeylerdir de aynı zamanda.

Yukarıda bahsettiğim şahsiyet konusu üzerine, en başta ele aldığım Decameron eserinden yola çıkıp, yavaş yavaş bugüne geleceğim. Decameron için Bocaccio, “gelişmekte olan Floransa burjuvazisinin, işlerinden dolayı, sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşlerini beklemekle ömür tüketen, boş durmayıp, cinsellik yaşayan kadınların aşk acılarını hafifletmek amacıyla yazılmıştır.”diyor. Yazarın da belirttiği üzere, Decameron, hem içindeki cinsel içerikli hikayeleriyle özgün ve cesur, hem de kilise, devlet, yönetim, burjuva eleştirilerinin olduğu bir edebi eser. Ve Decameron, insanın iç dünyasını yazılarında barındıran, vicdansız, ahlaksız, dehşet verici ve toplum refahını sarsıcı hareketleri konu alıp, didaktik bir amaç da taşıyan bir kitaptır. Aynı zamanda, bu kitap, 14. yüzyılda tanrısal sevgiden sıyrılıp, bedensel seviyi ve hazları ele almış bir kitap olarak da önem taşır. Şehvet, iyilik, kötülük, çıkarcılık ve insanın özüne dair birçok şeyi cesurca konu alır.

Bu kitabı, hazırlanmış olduğum konunun başlangıcında anlatma sebebim ise 14. yüzyıldan bugüne, insanlığın benlik ve şahsiyet olgularını tartışırken; vicdanı ve ahlakı tartarken, hiçbir olağanüstü fark yaşamaksızın aynı olumsuzlukları topluma mal etmesidir. Yani yalan, aldatma, iftira, hırsızlık vb. kötülükler yüzyıllardır şahsi kötülük olarak anılıp, toplumu derinden sarsabilmektedir. İşte bu raddede, teknolojinin aslında hem derinden etkileyemeyen ve hem de en derinden sarsan benlik yıkımını tartışacağım bu çalışmamda.

“Ben” Olmak Üzerine

Her birey, özünde ve varlık doğasına göre biriciktir. Bu biriciklik, dünya üzerinde milyarlarca karakteri ve yaşamı, gündelik hayata yansıtır ve gelenekler, çevresel itilimler, kültürel yapı vb. konulara göre şekillendirir. Kişi, bu disiplinler ve çevresel etmenler doğrultusunda, sosyolojik evrimler ve devinimler neticesinde özünü bulur.

Konumun ana başlığını baz alarak ve “ben oluşu” dijital kültür üzerinden yorumlayacak olursak, Richard Sennett’in “Yeni Kapitalizm Kültürü” kitabında geçen, “kimlik ne yaptığınızdan çok, nereye ait olduğunuzla ilgilidir.”(Sennett, 2015:56) cümlesini ilk adım olarak ele almak istiyorum. İlk insandan bu yana, sosyolojik ve yaşam tarzı anlamında evrimleşen bu tür(insan), zihinsel olarak geliştikçe yaşamına da sürekli bir yenilik katma gayretine girdi/giriyor. Zihni olgunlaşan ve kendindeki cevheri gören insan, icatlar yaptı ve keşiflerde bulundu. Tarihsel süreçte bu itilimlerle, iyi veya kötü, yönlenen insan, yüzyıllardır biriktirme ve oluşturma sürecinde dönüşür.Bu döngünün ve evrimleşme sürecinin iki, birbirini doğuran sonucunu tartışmak istiyorum. “Üretimden doğan tüketim”İnsan, biyolojisinde ve doğasında kesinlikle bulunan bu gelişme ve evrimleşme özelliğiyle, yüzyıllar geçtikçe daha da gelişti ve yeni şeyler bulmaya, üretmeye yöneldi. Sürekli olarak güncellenen veya yenisi bulunan şeyler, insanları tatmin etmedikçe çok büyük bir üretim ve bununla beraber tüketim akışı sağladı. Bunun en büyük yankısı ise Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleşti. Kapitalizm’in ve iş gücünün parasal döngüsünün artmasıyla, insanlar daha çok çalışmaya, üretmeye ve ürettiklerini tüketmeye başladı. Çelişki şudur ki, saatlerini vererek, emeğinin hiç karşılığı olmayan bir maaşa çalışan insanlar, hem iş gücü olarak çalıştıkları şirketleri büyüttü, hem de işleri olmadıkları zamanlarda, kazandığı parayı, kendi ürettiği mala yatırarak maddi bir akış sağladı. Bu hipnoz edici süreç, makinelerin artmasıyla çok daha farklı bir hale büründü. Makineleşen sanayi, istihdamı daralttı ve fiziksel gücü hiçbir anlam ifade etmeyen insan, makinelere boyun eğerek, işsiz kaldı. Yıllar geçtikçe iş sektörlerindeki kartlar da yeniden dağıtıldı. İş etiği, tecrübe, işçi-patron ilişkisi, sermaye ve kazanç vb. konular da değişime gebeydi. Yıllar öncesinde işçinin tecrübesi ön plandayken, sürekli büyüyen ve hızlı bir değişime maruz kalan sektörlerde, zihinsel akışa ihtiyaç duyuldu. Yıllar geçtikçe anlama kapasitesi daralan orta yaş üstü işçilerin yerini, daha yeteneksiz ama genç işçiler aldı. İşte bu süreç, bambaşka bir üretim akışına zemin hazırladı. Hız, sektörler için artık her şeydi ve bu gelişimi sürekli takip edip, anlayan bir işçi kitleye ihtiyaç vardı, bu da önceki işçi jenerasyonları egale ediyordu. Bu durumu oluşturan şey ise, tüketim çılgınlığıydı. Tüketim çılgınlığı, birçok şeyi de peşinden getirmiştir. Yazımın ilerleyen kısımlarında daha detaylı inceleyeceğim, “gözetim toplumu ve panoptikon” konusu da tüketen bir nesli izleme ve analizleme çabasından çıkagelmiştir. Öyle ki, Michel Foucault’un, “Panoptik Gözetleme”konusu da bu analitik teknolojik devriminden sonra araştırılmaya ortam hazırlamıştır. Sennett, tüketim çılgınlığını şu minvalde yorumlar, müzik bile bu uçsuz bucaksız tüketim toplumunun bir parçası. Herkes, tıpkı diğer tükettiği “şeyler” gibi, müziği de ihtiyacının çok dışında tüketiyor. Zihinsel olarak zaten bir döngü olan ve çalma listemize ne kadar eklersek ekleyelim, çok kısır bir döngüde, aynı müzikleri dinlediğimiz halde, binlerce müziği dinleme çabasına girer, tüketen insan ve mp3 oynatıcılarında büyük bir yeri, hiç dinlemedikleri müziklerle doldururlar. (Sennett, 2015:42) Ve işte bu dijital tüketim de az sonra tartışacağımız, “Panoptikon” konusunu güçlendiren bir etmendir.

Tüketen toplum, iş tecrübesi ve yeni neslin yanında, modern ekonomi de bu sürecin sarsıntı yaratacak konularından biri. Modern ekonomideki bariz eşitsizlik ve hiyerarşik kazanç uçurumları, aynı bina içinde çalışan ve hatta aynı katta bulunan iki çalışan arasında bile büyük sınıf farkları oluşturabilecek raddededir. Bu farklar da aşağıdaki (alt sınıf) insanların, yukarıya bel bağlamasını doğurmuştur. Bu konular öyle bağlantılı bir şekilde birbirlerinden etkilenmiştir ki, bu “bel bağlama” konusu, otoriteyi ve otoritenin karizmasını yüceltmiştir. Sennett, “otorite sahibi, gönüllü itaate yol açar, uyrukları ona inanır.”(Sennett, 2015:47) cümlesiyle de yukarıdaki konuyu açıklamaktadır. Çalışanlar, otoritenin her ne kadar noksan olduğunu düşünse de bu döngüde bulunmak zorundadırlar.

Bu düzenin, deneyim ve iş konusuna geri gelecek olursak, şu bir gerçektir ki, Enformasyon Çağı, Sanayi Devrimi’nin doğurduğu, doğurmak zorunda kaldığı bir çağdır. İki süreç de birbirini besleyerek büyütmüştür. Makineleşen ve analitik bir teknolojiyle gelişen sektörler, kol gücünün azaltılmasıyla, bilgisayar gücüne yönelmiş ve sonucunda da enformasyon sistemlerinin domine edildiği “robotik sektörler” inşa edilmiştir. İşte bu gelişme, sektörlerde ve şirketlerde büyük bir sığlığı oluşturacak bir sonuca çıkmıştır. Sennett, “Yeni enformasyon sistemleri, şirketlere hep daha fazla verimlilik vaat eder; bunlar bilhassa, deneyimle biriken türden kurumsal bilgiye sahip olmayan danışmanlar için caziptir.” (Sennett, 2015:55) diyor. Günümüzün yetenekli bireyinin en büyük kabusudur bu. Hayatını etkili programlar öğrenerek, bilişim sistemlerini bilerek ve tasarım gözü olan, entelektüel biri olarak geçiren ve büyüyen bir erken yetişkin, Sennett’in sözlerinde geçen şirketlere gittiğinde, her ne bilgisi olursa olsun, deneyimi olmadığı için işe alınmayacaktır. Bu da tecrübenin, “bilmek” erdeminin önüne geçtiğini gösterir ve bu durum iki kutuplu bir olumsuzluktur. Hem bilenin özgüvenini kırar hem de bilgi eksikliğini tecrübeyle kapatmaya çalışan bir şirketin bilgi ağında sığlaşmasına sebep olur. Aslında bu durumun düşünsel anlamda eleştirisini yapacak olursak, deneyimin, bilgiliye tercih edilmesini haklı gerekçelerle savunabiliriz. O düşünce de şudur ki, yukarıda bahsettiğimiz “otorite” konusunda, otorite, bir “üst”için çok önemlidir ve çalışan üstünde hakimiyet sağlar. Bilgiliye, otoriter bir baskı, ancak onun kadar veya ondan fazla bilgi birikimi varsa mümkündür. İşte bu konudaki kompleksli tavır, bilgili iş arayanı eleyip, deneyimli iş arayana yönelten bir etmen olarak savunulabilir. Bilen insan, mantıksal altyapılar oluşturamadığı sürece, zor itaat eder. Bu süreçte özgüveni kırılan genç, birçok şeye ihtiyaç duyar. Desteğe, motivasyona ve bilgisinin boş olmadığını duymaya… Tüketim çılgını toplum, sadece satın almaya veya materyalist bir tüketime bağımlı değildir. Bu toplum, her şeye bağımlı olabilecek kadar sapkınlaşmıştır ki bir bağımlısı olduğu şey de “motivasyon bağımlılığıdır.” Bu hastalıklı toplumun meydana getirdiği şarlatanlar arasında, kişisel gelişim uzmanları da ön sıradadır. Motive olmaya bağımlı olan nesil, bu şarlatanların,“yaparsın, güç sende, iyi enerji saçarsan tüm iyilikler seni bulur vb…” safsatalarıyla kendini manevi anlamda güçlendirmeye çalışsa da bir şeyin farkında değildir ki bu cümleler de onu koca bir “sistem askeri” yapmak için çabalıyordur. Her şeyin güzel olacağına ve isyan etmeksizin, olumsuzlukları ve yanlışlıkları aşabileceğine inanan genç, hastalıklı bir sabır sürecine giriyor. Çok büyük bir krizde veya haksızlıkta, ufacık bir tatlı dilin veya kişisel gelişim sloganlarıyla bezenmiş safsataların yettiği genç, gün geçtikçe bu etki altında ezilerek hayatını heba etmektedir ve bir şeyin farkında değildir ki, sabrederek kendine dayattığı bu iş kolu, yaşı geçtiğinde onun gözünün yaşına bakmadan kapı önüne koyduğunda, yetersiz ve şahsiyeti olgunlaşmamış, kaosa karşı güçsüz bir birey olarak büyük bir yıkıntının içinde sürüklenmesine sebep olacaktır. Öte yandan bu noksan sistem, gençleri körelten ve saf dışı bırakan bir illüzyon daha yaratmıştır: Freelance çalışan! Bir şirket içinde “freelance” çalışmak, çalışan için sağlıklı bir şey değildir. Freelance çalışan, şirket için ucuz eleman yönetme ve “iş kilitleme” aracıdır. Geçmişte, hamallık, toptancılık, pazar satıcılığı, seyyar satıcılık, toplayıcılık vb. gibi işleri yapanların sığındığı, “serbest meslek” başlığı, bugün entelektüel zevkin ve anlayışın, entelektüel merakın da içine sığdırılmaya çalışıldığı bir başlıktır. Nice yetenekli ve entelektüel birikimi, zevki olan genç tasarımcı, sanatçı, “freelance” iş ilanlarına başvurarak bu fikri ve ilhamlı işlerini yok pahasına satarak, sistemin çarkını çeviren birer köledirler. Freelance köle! Böylesine maliyeti düşürerek, en iyi işi çıkartmaya çalışan şirketler ve yönetimler, büyük bir hırsla kendilerini beslemektedir. Risk almak veya değişime açık olmak onlara göre değildir. Yukarıda, şirket içi çalışanın daha büyük etkilerle verim yaratacağını, Sennett, şöyle açıklıyor, on-line iletişim hep kısa sürer ve aceleye gelir (Sennett, 2017:19), işte bu aceleye geliş de ortaya rafine işler çıkartabilecek işçilerin algılarını daraltıyor ve ortaya daha sığ bir iş çıkıyor. Bu yolda ilerlerken, işçi, verilen görevleri iş sahibini tatmin edici şekilde yapmanın yanında, kendini de geliştirmelidir. Sadece kendine verilen görevleri yapan ve bu kısır döngüde gelgit yapan işçi, bir zaman sonra temel becerilerini yenilemediği için kariyeri zorla noktalatılacaktır. Değişime muhtaç olduğumuz bu süreci, James Champy şöyle yorumluyor, “İnsanlar değişime aç çünkü piyasa tarihe görülmedik ölçüde tüketici odaklı artık.” (Sennett, 2017:22)Yani burada Champy, piyasanın artık aynı işi tekrarlatmayacak kadar dinamik olduğunu belirtiyor. Bu dinamizmin sebebini ise Bennet Harrison, “sermayenin sabırsızlığı” (Sennett, 2017:22) kalıbıyla yorumluyor. Üreten veya şirket sahibi artık daha büyük gelirler elde etmeye çalışmakta ve hırsı, bu hız çağında gün geçtikçe artmaktadır. Ve ne büyük bir çelişkidir ki, tüm bu olumsuzluklar ve insani olmayan koşullara, değersizliklere rağmen, zaman geçtikçe kapitalist düzen çok daha büyük “sadık”lar oluşturmaktadır. İnsanlar, kapitalizmin bu gelişim sürecinde, aile hayatlarını, sosyal yaşantılarını ve hobilerini bir kenara bırakıp, topyekûn kariyer koşturmacası içinde devinim halindedir. Yeni kapitalizmin zamansal boyutudur bu. “Uzun vade yok!” sloganı, tüm bu kendini adamışlıklara sebep olan bir yoldur. (Sennett, 2017:25) Bu sloganın yanında getirdiği, istikrarsızlık ve “yarının ne olacağını bilememek”durumu, şirketlerde bilinmezin içinde var olan yüzlerce işçinin kuşkulu baktığı bir şeydir. Bu durum, günümüz şirketlerindeki, çalışan ve “sahip”arasındaki bağı da zedeleyip, çalışanın kurum sadakatini derinden sarsmaktadır. (Sennett, 2017:32)

Bireyci Toplum, Birey, Özel Hayat ve Tüketim

Yukarıdaki tartışmalarımda, benliğin doğuşuna, işe yansımasına ve yüzeysel anlamda ne olduğunu değindim. Şimdi de bireyci toplumu, bireyin, toplumdaki hareketlerini ve psikolojisinin altında yatan gerekçeleri, özel hayatını ve tüketim alışkanlıklarını ele alacağım.

Günümüzün en büyük vebalarından biri,“tatmin olamama”durumudur. Tatmin olamayan insan, giderek daha da “ben”e dönerek, tamamen psikolojisine oynar ve bu psikolojik açığı tüketerek, çılgınlar gibi tüketerek kapatmaya çalışır. Tatmin olmayı, tüketmekle paralel kılan birey, daha büyük tatmin olamayışlara sürüklense de bunun henüz bilincinde değildir.

Tüketimi birkaç safhada inceleyebiliriz. İlk aşama, “yeni tüketici”.Yeni tüketici, tatmin olamayan benliğini, tüketme yoluyla, birçok sektörde ve konuda tüketime başvurarak doyurmaya kalkar. İlk aşamadaki bu birey, henüz kendisini nasıl bir girdabın içine soktuğunun bilincinde değildir. Tüketimin, kendisi üzerindeki iyileştirici(!) etkisini kendine dayatan birey, ikinci tüketim aşamasına geçer. Onu da, “manevi değerleri maddi değerlerin altına çeken tüketim” şeklinde açıklayabiliriz. İlk aşamada fazlasıyla zevk alan birey, tüketiminin yeterli olmamasıyla ve yine tatmin olamamasıyla birlikte, ikinci aşamaya geçer. Bu aşamada, tüketim uğruna, kutsal gördüğü şeyleri ve maneviyatını alaşağı eder. Bu aşamayı şöyle açıklayabiliriz, birey, tüketmek için kazanmak zorunda olduğunun bilincine varmıştır. Kazanmak için zamanını, kendisiyle hiç bağlantısı olmayan, hayatına hiç uygun olmayan işlerle geçirmeye hazırdır. Önceki safhada, tükettiği anda şuurunu bir nebze koruyabilse de ikinci safhadaki şuur kayıpları, onu bu istemediği iş ortamında, tüketmek için bulundurur ve işte, zamanına serpiştirdiği hobileri, kutsalları, ritüelleri ve daha birçok manevi aktivitesini yaptığı zamanı, para kazanma amacıyla işe ayırmıştır. Ve bundan sonraki aşamayı ise “kazancının tüketim talebini karşılayamaması ve tatminsizlik”şeklinde açıklayabiliriz. Bu aşama en tehlikelisidir çünkü tüketim çılgınlığı içinde, her türlü kazancı yeğleyen birey, kendini bir üst sınıfa çıkartıp zenginleştiremeyeceğine göre (istisnalar hariç), kazancı, hiçbir zaman artan tüketim talebini karşılayamayacaktır. Bu da en başta zaten tatmin olmak için başladığı tüketim akışının da onu büyük bir tatminsizliğe itmesine sebep olacaktır.

Tüketim çılgını toplumun bireyleriyle karşı karşıya kalacağı korkunç bir konu daha var ki, o da, Narsisizm. Tüketime yoğunlaşan toplum, özünden soyutlanarak, kendini tükettiği şeylerle sergilemeye başlıyor ve bu da narsist bireyleri oluşturuyor. BM raporlarına göre, adaletsiz tüketim, yıllık olarak, eğitimden çok, kozmetiğe, yiyeceğe, pet hayvanlarına, sigara ve alkole akıyor. (RichardSennett, 2017:30) Kendini tükettikleriyle tanımlayan “bireyler”,sosyalleşemiyor ve daha büyük “tatmin olamama”sorunlarıyla karşılaşıyor. Sadece para harcayarak tüketim yapmayan bu “çılgın”toplum, zamanını ve bedenini de hunharca harcıyor. Sosyal medya kullanımını da bu tüketimin içine dahil eden bireyler, artık gerçek hayatın varlıklarından ve “gerçeklik”lerinden tamamen uzaklaşmaya hazır, dijital insanlar olmuşlardır.

Bu korkunç kâbus, insanın en özel alanı ve hazzı olan “erotizm”i de derinden vurmuştur. Her şeyi dijitalleştiren ve robotik tavırlar sergileyen insan, cinselliği de “ten buluşması”ndan çıkartıp, ellerindeki ekrana sığdırmışlardır. Tüketimin hat safhaya ulaştığı bugünlerde, porno sektörü de bunun ekmeğini pekâlâ yemektedir. Kendine ve partnerine zaman ayıramayan birey, kendini kısa ataklarla ve tehlikeli bir biçimde dürtmektedir. Cinselliği sağlıklı bir şekilde yaşayamayan ve ilişkiye kapanan birey, mastürbasyon ve porno bağımlısı bir birey haline geldikten sonra zihinsel üretimini de oldukça baltalar.

En başından bu yana tartıştığımız tüm konular, aslında birer lokomotif, biri diğerine bağlı ve hepsi arkasına bir büyük sorun daha takarak büyüyor. Bu bağımlılığın bilincine varamayan insan, kendini farklı mecralarda ve deneyim heveslerinde buluyor. Snapchat gibi, sekiz saniyelik bir sanal seks uygulamasının varlığı, toplumun talebi üzerine meydana gelen bir sonuçtur aslında. Ve aynı şekilde, Tinder gibi, gecelik ilişkiyi sağlayan veyahut birbirini tanımayan iki insanın birbiriyle “eşleşmesi”sonucu beraberlik yaşamasına yol açan bir uygulama, enformasyon toplumunu ve tüketim çılgınlığını besleyen, toplumu baltalayan bir oluştur. Kendini, narsistik bir eylemle teşhir eden bireyler, cinsel hazzı dürtükleyen çıplaklığı, normal bir şeymişçesine yansıtarak, “tatmin olamama” hastalığını daha da artırmaktadır. Birey, süreçleri ve toplumları değiştirir fakat aynı birey, değişen bu süreçlerle ve toplumlarla beraber de evrimleşir. Yani, birey ve bireycilik devinir ve evrimleşir. Bu kesişim kümesinde bulunan ve birbirini etkileyen iki konu, bireyi uçuruma götüren şeydir de aynı zamanda.

Yukarıda bahsettiğimiz, tüm bu bilgi birimlerinden duygusallığa, tatmin olmaktan, birçok manevi konuya, her şey günümüz teknoloji çağının birer sonuçları olarak tartışılabilir. Bu sürecin olumlu veya olumsuz taraflarını tartışmayı bir kenara bırakıp, şu tartışmaya girmeliyiz:

“Teknoloji, enformasyon ve iletişimdeki bugünkü artışın, sadece bizim kimlik ve bireycilik hissi deneyimimizi değil, aynı zamanda genç insanların kendilerini birey olarak düşünmeye başlama sürecini hem sosyal hem duygusal olarak nasıl değiştirip dönüştürdüğü konusudur. Bu açıdan, iletişim devrimi ve yeni teknoloji, sosyal yapının ve aynı zamanda geleneksel iş yapma şeklinin içine işlemiş şeyleri zamanla tüketti. En son tatil fotoğrafları “jpeg” dosyasına sıkıştırılır ve saniyeler içinde gezegen çevresine eposta olarak gönderilirken ve internette flört için en özel ve mahrem biyografik detaylar düzenli olarak çevrimiçi yazılırken, teknoloji insan deneyiminin merkezine giriyor, insanların duygusal alışverişlerini bilgi birimlerine çeviriyor.”(Elliott ve Lemert, 2011:49)

Bu, evrimleşen ve teknolojik gelişmelerle kendini sürekli bambaşka bir dünyada bulan toplumun, yaşam tarzıyla beraber, psikolojisi, zihinsel yapısı ve hatta bedensel yapısı da değişmektedir. Yaşadığı anlara ve olaylara gösterdiği refleksler değişmektedir. Geçmişten bugüne, birçok sanatsal veya eleştirel yapı, içinde birçok alt metni barındırmış ve farklı mesajlar vermeyi amaçlamıştır. Kimi yapımlar çok şeytani de olsa kimi yapımlar toplumu bu hengamenin ve çöplüğün içinden çıkartmayı, bir şimşek çaktırmayı amaç edinmiştir. Bugün, parasını, zamanını, bedenini ve maneviyatını tüketen insan, şahsiyetini de tüketilecek bir “şey”yerine koyarak tüketmektedir. Kendinden uzaklaşan ve şahsiyet yozlaşmasına kapılan birey, artık kendini bile tanımamaktadır. Kendi yaşadığı hayatın kaotik düzeninden çıkmak, 3 boyutlu ve sanal gerçekçiliğin olduğu bir oyunun içinde kahraman olmak onun için daha caziptir çünkü artık gerçek yaşamı da ona zevk vermemektedir. İzlediğimiz filmi, oynadığımız oyunu bırakalım bir köşeye, artık kullandığımız iletişim uygulamaları bile bu kişilik bunalımını artırmaktadır. Günümüzün çok ciddi sayılarda kullanışı olan mecraları, Instagram, Facebook ve Snapchat gibi uygulamalar, bu kimlik bunalımını ve kendinden kopan insanların “değişme sevdası”nı kodladığı efektleriyle pekâlâ dürtmektedir. Kullanıcıyı köpek kulağıyla, kedi burnuyla, şeytani bir imajla veya başka bir insanın yüzüne sahip olmakla, eğlendiren(!) bu uygulamaların kullanıcıları, kullanırken zevk almakta ve bu trajik görselleri profillerinde paylaşmaktadır. Çok yüzeysel yaşayan ve hayatın kodlarını açımlayan insan, habersiz ve bilinçsiz bir şekilde alter egosuna taarruza geçmektedir ve alter egosuna oynamaktadır bu uygulamalarla. Bu sahte mutlu ve kullandığı efektten haz alan insan, kişiliğini şaşırmaya ve şahsiyetini oturtamaya çok müsait bir birey haline gelmiştir.

Öte yandan, birkaç kuşağın görüp, oynayabildiği bir oyun daha var ki, tartışmamda bu oyunun da alt metninden bahsetmek istiyorum. PACMAN. Pacman, oynandığı ve üzerine düşünülmediği zamanlarda, çok basit altyapıya sahip bir oyun olarak görünse de derinine indiğimizde çok büyük toplumsal ve bireysel eleştirilerin olduğu bir oyundur aynı zamanda. Öncelikle, “PACMAN”in kelime anlamına değinmek istiyorum. “PAC”, “program and control” kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir. Yani, PACMAN, programlanmış ve kontrol altına alınmış, hükmedilen bir adam rolünü sergiliyor oyunda. Oyun tasarımcısı Toru Iwatani, oyunu anlatırken, Pacman’i kovalayanların “kız” figürler olduğunu ve oyunkolik erkeklere bir gönderme yaptığını belirtiyor. Fakat bu romantik ve yüzeysel yorumu bir kenara bırakıp, daha da derine indiğimizde gördüğümüz bir şey var ki, PACMAN, bitmiyor. Oyun alanında onlarca yem var ve seni sürekli arkandan kovalayan “şey”ler var. Sürekli gözetim altındasın, hiç durmaksızın, sürekli hızlanarak kaçıyorsun ve kovalanıyorsun. Hiçbir dinleneceğin alan ve zaman yok. Evin, özel alanın ve hayatın yok. Yaşamın ve tüm hareketlerin kamuya açık ve sürekli takip ediliyorsun. Tam oyunu ve yemleri bitirip, sondaki kapıdan çıktığında ise daha büyük ve daha da yemli bir alana çıkıyorsun. Yani, PACMAN, sonuna yaklaştıkça, daha da girdaplaşan bir oyun ve bunu toplumsal anlamda eleştirdiğimizde, PACMAN, aslında şimdiki toplumu anlatmaktadır. Sürekli gözetlenen, kontrol altında tutulan, arkasındaki onu kovalayanlara diklendiğinde ve üstlerine gittiğinde “yenilen”ve kaybeden, ölen; sürekli ileriye gittiğinde de sonsuz bir döngünün içinde hapsolan bir kahramandır. PACMAN, hayatın ve modern toplumların kocaman bir labirent olduğunu yansıtan bir oyundur. Tüm yemleri yedikten sonra diğer bölüme geçtiğinizde, çok daha büyük bir alan ve hızlı bir oyunla karşı karşıya kalırsınız. Bunu da modern toplumlarda kariyer eleştirisi için konu alabiliriz, ne kadar koştursan ve doysan da bir aşama sonranda daha çok yemleneceksin fakat içinde bulunduğun labirent de daha da karmaşıklaşacak, büyüyecek. Bu düşünceler denizinde gördüğümüz şey de şudur ki, günümüzde her insan, birer PACMAN, olma yolunda emin adımlarla ilermektedir ve “birey”rolünü, özel hayatını kaybetmektedir. PACMAN’da kaybetmek, ölmek demektir. “Ölmek”i iki şekilde yorumlayabiliriz. Birincisi, hayatın sona ermesi. Bunun hiçbir çözümü yoktur. Oyun biter ve kapatırsınız. İkincisi ise isyan ettiğinizi düşünelim, arkanızdaki şeytanlara doğru yöneldiniz ve sizi öldürdüler. İşte, bu raddede de sizi başka bir labirente gönderir ama en baştan alırsınız oyunu. Yani modern toplumların kariyer anlayışı ve birey üstündeki baskısı, her nasıl ölürseniz ölün, sizi ya topyekun yok eder ya da baştan aldırarak veya aynı aşamalardan geçirerek cezalandırır. (Black Mirror: Bandersnatch, 2018

Kaynakça

Anthony Elliott ve Charles Lemert (2011). Yeni Bireycilik Küreselleşmenin Duygusal Bedelleri İstanbul: Sel Yayınları

Anthony Giddens (2014). Modernite ve Bireysel Kimlik: Geç Modern Çağda Benlik ve Toplum, İstanbul: Say Yayınları

David Slade(Yönetmen). (2018). Black Mirror: Bandersnatch. Netflix.

Paul Virilio (2003). Enformasyon Bombası, İstanbul: Metis Yayınları

Richard Sennett (2015). Yeni Kapitalizm Kültürü, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Richard Sennett (2017). Karakter Aşınması, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Zygmunt Bauman (2015). Bireyselleşmiş Toplum, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Zygmunt Bauman & Rein Raud (2018). Benlik Pratikleri, İstanbul: AyrıntıYayınları

Podcast Dünyasına Nasıl Gireriz?

            Önceki metnimizde “podcast”in ne olduğunu ve çeşitlerini yazmıştım. Bu yazımda da “podcast” dünyasına girmek isteyen dijital medya kullanıcılarına birtakım izlenceler sunacağım.

Önceki yazımda da belirttiğim üzere, “podcast”ler RSS üzerinden sanal ortamlarda paylaşılan programlardır. Peki RSS nedir? RSS, podcast ağlarının olduğu, blog, paylaşım siteleri, video içerik sağlayacıları vb. yapıların sürekli güncellenerek ve takipçilere takip ettikleri programlardan geri kalmamalarını sağlayan, bir doküman takip sistemidir.

Nerelerden Podcast Dinleyebilirim?

Podcast dünyasında yapımcı veya yayıncı olmadan önce podcast içeriğine açık uygulamalardan bahsetmek istiyorum. “Podcast”, “Instacast”, “PodCruncher”, “SimpleCasts”, “Aural”, “İCatcher!”, “PodWrangler”, “SoundCloud”, “Stitcher”, “Spreaker”, “Casts”, “Downcast”, “SleekCast”, “Fili”, “TuneIn Radio”, “We Cast”, “RSSRadio”, Podbay” ve daha onlarca uygulamanın olduğu podcast dünyasında öncelikle bu ağlara girip birtakım araştırmalar yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Önceki cümlemde adını geçirdiğim uygulamalara girip, önce bir podcast dinleyicisi olarak yola koyulabiliriz. Milyonlarca kişinin var olduğu bu ağlarda istediğimiz şeyleri dinleyerek kendi tarzımızı yaratabilir ve açıkları tespit edip özgün içerikler üretmek için argümanlar oluşturabiliriz. Yayıncı veya yapımcı olmadan önce, podcast dinleyicisi nasıl olacağımıza değinelim. Önceki yazımda da bahsettiğim üzere, podcast dinleyicisi olmak için illa akıllı telefonlara veya bilgisayarlara sahip olmamız gerekmiyor, mp3 oynatıcılarımız da gayet yeterli fakat yukarıda bahsettiğim uygulamalar akıllı telefon uygulama marketlerinden indirilebilen programlar olduğu için aşamalı olarak her kullanıcının erişebileceği şekilde anlatacağım. Android işletim sistemli cihazlarınız için, dilediğiniz podcast sitesinden, istediğiniz yayını indirip cihazınıza indirmelisiniz. Şayet bilgisayarınıza indirdiyseniz, telefonunuzu bilgisayarınıza bağlayıp, dosyayı telefonunuzun hafızasına direkt taşıyabilirsiniz. Sonrasında telefonu bilgisayarınızdan çıkartabilir ve podcasti hiçbir internet harcaması olmadan, tıpkı bir mp3 gibi dinleyebilirsiniz. Podcastleri sosyal ve güncel bir şekilde kullanmak istiyorsanız da üstte adını geçirdiğim Podcast uygulamalarından birini ücretsiz bir şekilde indirip çevrimiçi bir dinleyici olabilirsiniz. İOS işletim sistemli cihazlarda da benzer bir gidişat izliyoruz. Şahsen bir avantajı olduğunu düşünüyorum İOS cihazlarda, marka, telefonlarına zaten “Podcast” uygulamasını yüklü bir şekilde kullanıcısıyla buluşturuyor ve herhangi başka bir uygulamaya gerek duymaksızın direkt olarak bir dinleyici olabiliyorsunuz. Şayet bu uygulamayı kullanmak istemiyorsanız da yine üstteki uygulamalardan İOS için uygun olan programı telefonunuza indirebilir ve çevrimiçi dinleyici olmaya başlayabilirsiniz.

Podcast Yayıncısı Nasıl Olacağım?

Şimdi, birçok program dinledik, kendi yapacağımız konsepti belirledik ve artık “Podcast İçerik Üreticisi” olmaya hazır olduğumuza inandık. O halde şimdi podcastin nasıl oluştuğunu anlatayım. Öncelikle podcast yayıncılığı her ne kadar maliyeti düşük bir şey olsa da sıfır bütçeyle yapılabilecek bir şey değil maalesef. Bir mikrofona ve bir bilgisayara sahip olmanın yanında bir de podcastinizi yükleyeceğiniz bazı mecraların da ücretli olduğunu bilmeniz, işin içine girmeden bütçe yönetimi yapmanız açısından sağlıklı olacaktır. Bu tip sitelerin dolar üstünden üyelik açması da maalesef bir başka dezavantaj oluyor Türkiye’deki podcast yayıncıları için. Podcast yüklenebilecek ve podcast kaydı almanız için olanak sunan ücretli sitelerin fiyat aralığı ise 50-300 TL arası değişebiliyor. Bu hem almak istediğiniz hizmete bağlı değişiyor hem de podcast yayıncılığını ne kadar ciddiye aldığınızla da şekillenebiliyor. Maliyetinizi, bilgisayar mikrofonunuza güveniyorsanız bir miktar daha düşürebilirsiniz ama zaten mikrofon olarak 30-40 liralık masaüstü mikrofonlar da gayet işinizi görecektir yani mikrofon işin en maliyetli kısmı değil. Bu dezavantaj olarak görebileceğimiz etkenleri anlattıktan sonra şimdi podcastimizi nasıl oluşturup yayınlayabileceğimize geçebiliriz. İlk olarak, bir mikrofona sahipseniz, mikrofonu bilgisayarınıza bağlamalısınız ve ses kaydedicinizi ya da farklı ses düzenleyici uygulamalarınızı açarak ses kontrolü yapmalısınız. Mikrofonunuzun, sesinizi aldığına eminseniz kaydı almaya başlayabilirsiniz ve podcastinizi oluşturma yolunda ilk adımınızı atmış olabilirsiniz. Dilediğiniz zaman uzunluğunda yarattığınız ses kaydınızı bitirdikten sonra, podcastiniz de yüklenmeye hazır konuma geliyor. Bilgisayarımıza mp3 olarak kaydettiğimiz podcastimizi şimdi de RSS kaynağı oluşturarak tam anlamıyla bir podcast olarak paylaşmamız gerekiyor. RSS kaynağını oluşturmak için birçok farklı programı kullanabilirsiniz ve RSS kaynağımızı oluşturduktan sonraki yapacağımız şey de podcastimizi istediğimiz bir uygulamaya yüklemek olacak. Bu uygulamaların arasından iTunes’i anlatabiliriz. iTunes uygulamasına girdikten sonra iTunes mağazasını açalım. Üstteki “gezinti çubuğu”ndaki “podcastler”i seçelim. Açılan sayfadaki “Submit a Podcast/Bir Podcast Kaydet” seçeneğini tıklayalım. Tıkladıktan sonra uygulamanın size sunacağı yönlendirmeleri takip ederek ilk podcastinizi yükleyebilirsiniz. Podcastiniz iTunes’a kaydedildikten sonra dinleyicilerinize açık hale gelmeye, takipçi kazanmaya ve indirilmeye hazır hale gelecektir. RSS kaynağı oluşturmadan direkt olarak ses kayıtlarınızla podcastlerinizi yükleyebileceğiniz bir sistem de var. Soundcloud’a, aylık “Premium üyelik” açarak dilediğiniz uzunlukta podcastler yükleyebilir ve tıpkı Instagram, Twitter ve Youtube gibi takipçilerinizden etkileşimler alabilirsiniz. Soundcloud ses kaydı hizmeti sunmaksızın sadece ses dosyalarınızı içinde barındırabileceğiniz bir uygulamadır. Spreaker uygulaması ise hem ses kaydı alabileceğiniz bir yazılım sunar size hem de içinde podcastlerinizi biriktireceğiniz bir ağ hizmeti verir. Spreaker’in da değişen üye ücretleri var fakat ortalama 100-300 lira arasında değişmektedir bu ücretler.

Podcast

İnternetin hayatımıza girmesiyle, klasik akışlardan çıkıp modern yeniliklere geçişler yaptık ve yapmaktayız da. Dijitalleşen toplumlarda, nesiller artık geleneksel medya ağlarıyla değil, modern ve dijital medya ağlarıyla daha haşır neşir oluyorlar. Bu, geleneksel medyanın önemini yitirdiği ve yok olacağı anlamına gelmiyor. Bu, medyanın dönüşen nesillerce yeniden tanımlandığı ve dönemin imkanları doğrultusunda güncellenerek evrimleştiği anlamına geliyor. Bu yazımızın konusu da geleneksel medyada büyük ve köklü bir altyapısı olan sesli yayınların yani radyo ağlarının dijital kültüre yansıması olan “Podcast”ler.

Neden “Podcast”?

“Podcast”in derinlerine inmeden önce ne olduğunu ve nasıl meydana geldiğini, kim tarafından hangi amaçla tasarlanıp dijital kültüre sunulduğunu konuşalım. “Podcast” aslında teorik bir kavram gibi görünse de tamamıyla bir markayla bütünleşen ve bir markanın kendi ürünleriyle sentezleyerek ismini verdiği bir kavram. Tıpkı tıraş bıçağı markası olan Gilette, gazlı içecek markası olan Coca Cola ve de ülkemizden de örnek vereceğimiz üzere peçete markası olan Selpak gibi… Kavramı yaratan marka Apple… Apple, kavramı yaratmadan önce, internet üzerinden erişime açık ve indirilebilecek, dijital formatlarda ve konuşmaların, haber programlarının, eğlence programlarının yani ses içeren içeriklerin var olduğu bir program olarak tasarlıyor “podcast”i. Podcast kavramıyla beraber, internet siteleri üzerinden, “podcast”lere yer veren ve bu medya dosyalarını indirmeye aracı olan “podcasting” siteleri de çoğalmaya başlamıştır. Peki bu isim nereden geliyor? Apple, bu ismi tamamen kendi ürünü olan iPod ile bütünleştirdiği için, “iPod”un “-pod”unu alıp, “broadcasting” ile birleştirerek, “podcast” kavramını oluşturuyor. Apple’ın ilk başlarda kendi yapısıyla beslediği ve kurguladığı bu sistem, sonrasında birçok markanın kullanmaya başlamasıyla yayılan bir program haline geliyor fakat “podcast” ismi üzerinde kalıyor ve böyle yayılıyor. Öyle ki “podcast” dinleyicisi olmanız için, illa bir akıllı telefona ya da bilgisayara sahip olmanız gerekmiyor, mp3 oynatıcılarımıza ses dosyaları yükleyebilmemiz yeterli oluyor.

Podcast düşüncesini, aslında sosyal medya ağlarının ilkel halleri olarak yorumlayabiliriz. Tıpkı şimdi Youtube kanallarına abone olduğumuz gibi ve Twitter’dan, Instagram’dan beğendiğimiz hesapları takibe aldığımız gibi Podcast ağlarını da beğenilerimize ve hobilerimize göre takibe alabilir ve yeni yayınlardan sürekli haberdar olabiliriz. Yani aslında “podcast” düşüncesi telefonlarımıza, mp3 oynatıcılarımıza, bilgisayar veya tabletlerimize indirilebilmesi için tasarlanan bir ağ değildir. Podcastler, tıpkı geleneksel medyadaki dergi ve gazete aboneliği sistemi gibi, bunu dijitale taşıyarak RSS kaynaklarıyla abonelik sistemi sunulan ve her sabah kapınıza gelen gazeteleriniz gibi her gün size yayınlarla hizmet veren bir ağdır.

“Podcast” Çeşitleri

Podcast sisteminin birçok çeşidi olduğunu söyleyebiliriz. “Podcast” kavramı medya içeriğinin şekliyle tanımlanabilir. İçeriğinde ses, video, yazınsal metinler olan podcastler, bu içeriklerine göre sınıflandırılabilir ve çeşitleri bunlara göre tayin edilir. “Sesli Podcast”, kullanıcılar tarafından en çok rağbet gören podcast çeşididir. Sesli podcastlerde, başlığından da anlayacağımız üzere, ses dosyaları barındırılır. Dilediğiniz tarzdaki sesli podcastlerle kendinize bir sosyal medya ağı yaratabilir ve haber, eğlence, spor vb. konuların sunucularına ulaşarak bu ağlardan haberdar olabilirsiniz. Dosya boyutları diğer çeşitlere göre oldukça küçük alanlara sahip olduğu için de ilk tercih edilmesi olağan bir durum aslında. Bir diğer çeşit ise “Video Podcast”. Video podcastler de yine adından anlayacağımız üzere, içeriğinde video kliplerin veya video dizilerinin var olduğu bir podcast ağıdır. Video podcast çeşidinin geleneksel haline ise televizyon programlarından örnekler verebiliriz. Geleneksel bir medya ortamı olan televizyonlardaki gece kuşağı eğlence programları, “talkshow”lar, birçok yarışma formatları vb. içerik sunan programlar, dijitalleşen kültürde video podcastin önünü açmış ve video podcaste sağlam bir zemin hazırlamıştır. Televizyonlardaki takip ettikleri programları istedikleri zaman ve daha sık aralıklarla izlemek isteyen nesiller, dijitalleşen kültürde her an yeni bir “akış”ın olduğu internete gelip, aradıkları o formatlardan onlarcasını takip edebilmiş ve video podcast ağlarının takipçisi olmuşlardır. Takipçiye sunulan bir diğer avantajlı hizmetse illa paylaşılan günde izlenmek zorunda olunmamasıdır. Geleneksel medyadaki kanallar, canlı yayınları sonrasında bant yayın koysalar dahi bu sınırlı olmuştur fakat dijital kültürde paylaşılan bir podcast takipçisine duyurulur ve -kaldırılmadığı sürece- takipçinin istediği zamanda izlemesine olanak sağlar. Daha da önemlisi ve geleneksel medya ortamlarından ayıran faktörü, takipçiyle yani formatı tüketenle/satın alanla etkileşim içinde olmasıdır. Dijital kültürün içindeki reyting akışının da bu etkileşimle arttığını veya azaldığını görebiliriz. Öte yandan video podcastlerde bir tarz daha oluşturulmuştur ki o da video blog konusudur. Video bloglarda, insanlar gezdikleri yerleri gezdirebilir, okudukları kitapları paylaşabilir ve özel hayatlarıyla alakalı hikayelerini anlatabilirler. Bu da hayranı olunan içerik üreticisiyle hayran kitlesi arasında sıcak bir bağ kurmaya yarayan bir yoldur aslında. Gelelim üçüncü podcast çeşidimize, “Zengin Podcast”. Zengin podcastler, içerik bakımından diğerlerine nazaran hem daha dolu hem de daha çoklu disiplinlidir. Yani zengin podcastlerde, sesi yanında sesi destekleyen resimler, slaytlar, hiperlinkler ve daha birçok farklılık olabilir. İşte zengin podcastleri diğerlerinden ayıran bir konu daha var ki bu podcast çeşidir Windows medya ortamlarında oynatılamayıp sadece iTunes aracılığıyla oynatılabilmektedir.

Huawei Samsung’u Devirir Mi?

Cep telefonu piyasası Nokia’nın tekel olduğu günlerden bugüne çok değişti ve artık kıyasıya rekabetin baş gösterdiği bir meydan oldu. Samsung ve Apple ikilisinin başını çektiği bu rekabette, LG, HTC, Sony gibi birçok marka da kendi “amiral gemilerini” çıkartmak için her yıl büyük efor sarf ediyorlar.

Hemen hemen her sektörde varlığıyla ve de ucuzluğuyla kalitesini sorgulatsa da pazarlarda kendini gösteren Çin de bu sektöre birçok kez girmeye çalıştı fakat telefon piyasası oyuncak piyasasına benzemediği ve insanların hem verdiği paraların hakkını verecek hem dayanıklı olacak hem de teknolojiyi yakından takip edip güncel kalacak telefonlara rağbet göstermesi, Çin’in bu pazardaki payını düşürüyordu. Taa ki o güne kadar…

Bir gün Levent’ten Beşiktaş’a giderken, otobüsün sol kısmında oturuyordum. Balmumcu taraflarına geldiğimizde, solumda kalan bir binanın tamamını kaplayan bir reklam gördüm. Messi gülümsüyor ve elinde bir telefon var. Tepede de Huawei yazıyor. “Messi’ye bak, Çin malı telefon reklamı yapmış, niye Apple değil de Samsung değil de Huawei?” sorusu sordum. Bu süreçte -futbola da olan ilgisizliğimden kaynaklı- Messi’nin reklam yüzü olması beni Huawei’ye yöneltmemiş, bırakın kullanıcısı olmayı, araştırmaya bile heveslendirmemişti. Bir gün dört arkadaşımla bir kafede oturana kadar… Kafede otururken arkadaşım iPhone 8 Plus’ını çıkarttı ve portre özelliğiyle fotoğraf çekti. Sonuç hakikaten etkileyiciydi. Şaşırmıştım ve birkaç poz daha istemiştim. Onların da sonucunu gördükten sonra son derece tatmin olmuştum ve performansını çok beğenmiştim. Derken, diğer arkadaşım cebinden telefonunu çıkartıp masaya koydu ve “yarışır…” dedi. Güldük. Markasına baktığımda, o otobüs yolculuğu gelmişti aklıma ve Messi… Onun telefonuyla da fotoğraf çektik ve bu beni daha da şaşırtmıştı çünkü sonuç çok daha farklı ve iyiydi! O günden sonra Huawei’yi araştırmaya başladım ve Xiaomi ile birlikte pazardaki yerlerini gün geçtikçe güçlendirdiklerini ve hak ettiklerini de gördüm. Şimdi istatistiklerine bakalım biraz…

Ben Apple ile değil de Samsung ile yarıştırmak istiyorum Huawei’yi çünkü Ios ile Android’i farklı klasmanlar olarak görüyorum ve yarıştırılacaksa iki aynı sistem yarıştırılmalı diyorum. Yarışı 2004’ten başlattım. Haliyle Huawei’nin esamesi okunmuyor o zamanlar. Samsung ise yükselişte… 2009’un sonlarına doğruysa son derece keskin bir yükseliş ivmesi kazanıyor Samsung ve işte o günlerde Apple’ın en güçlü rakibi oluyor. 2009 ile 2015 yılları arasında yükselişi hep devam ediyor. Taa ki 2015-2016 dönemine kadar… 2016’dan itibaren çok büyük olmasa da düşüşler yaşıyor ve popülaritesini yavaş yavaş kaybediyor. 2018’e gelindiğinde ise Huawei’nin, çok ama çok keskin bir yükselişi baş gösteriyor. Ve öyle oluyor ki “zirve artık üç şirketlik!” edasıyla çok büyük hamleler yapıyor ve kendine yer açıyor.

Huawei istikrarlı bir şekilde var olabilir mi bu pazarda şimdilik yorum yapmak için erken ama son çıkarttıkları telefonlarla Apple ve Samsung’un “ne yapsak satarız, ekranı fulle, kameranın çözünürlüğünü arttır, üret” kafasındaki kullanıcılarını sarsan hareketlerine bir soğuk su etkisi yarattığını düşünüyorum.

RadYoutube

Radyo, tüm toplumlarda ve her süreçte önemi büyük bir medya aracıdır. Televizyondan önceki süreçlerde radyo, gazetenin yanında hem tek haber aracı hem de müzik, konsept programların olduğu bir eğlence aracıdır. 1900’lü yıllardan bu yana çok köklü bir medya aracı olan radyo, dijitalliğin gelmesiyle evrimleşen bir araç oldu.

2000’lerin başlarında internetin evimize girdiği süreçlerde, radyo hala en önemli medya kollarından biriydi fakat yeni jenerasyonların da gelmesi ve bu jenerasyonların dijital yerli olmasından dolayı radyo bilinirliğini sadece büyük kitlelerde korudu. Dijital okuryazarlığın, klasik okuryazarlıkla yarışmaya başlamasıysa, bu süreci değiştiren bir diğer etmen oldu. Dijitalden uzak kalınca birtakım aksaklıklar yaşayan dijital göçmen bireyler de yavaş yavaş gelenekselden sıyrılıp mobil dünyaya adım attılar. İşte bu süreç radyo açısından, yeni gelen jenerasyon tarafından zaten bilinmeyen ve de bilinen kitleler tarafından da başka bir platforma tercih edilen bir medya aracı olmaya başladı. Dijital kültürün, tüm piyasalara yansıması bu sürecin derinden etkiledi. Müzik ve albüm sektöründe adeta bir tekel olan Unkapanı, yerini Sony, DMC gibi büyük yapım şirketlerine bıraktı ve de dijital platformlarda albümler çıkartılmaya başlandı. Spotify, Deezer, iTunes, Fizy gibi birçok marka, müzik konusunda yarışa girerek, geleneksel anlamda stok yaptığımız mp3 oynatıcılarımızı da rafa kaldırmamıza sebep oldular. Artık her şeyin, bir alette toplandığı, kapsül bir teknoloji vardı ve insanlar da bunu tüketmeye çok hazırdı. İşte bu doğrultuda, evimizin sıcak ruhu radyoların üstüne danteller kapatılarak artık nostaljik bir süs eşyası modu verilmeye başlandı.

Peki kim bu radyonun rakibi?

Son beş yıllık internet aramalarına göre, Youtube, istatiksel olarak, radyonun üstünde seyretmiş fakat 2004′ gittiğimizde yani bugünden 15 yıl öncesine, Youtube sürekli bir iniş-çıkış göstermiştir. Bu dönemlerde radyonun ivmesindeyse, Youtube bazlı bir gelişim söz konusu olmamıştır. Radyoyu bu kadar kısa sürede egale edebilen bir araç olan Youtube, nasıl bu kadar benimsendi? Bu büyük gelişimin sırrını “özgür içerik” ve “herkes yapabilir” diye iki başlıkla değerlendirebiliriz. Radyo, kurumsal anlamda daha net çizgileri olan, bir yönetim mekanizması ve denetleme mekanizması olan bir olgu fakat Youtube bu kadar sert ve keskin hatlara sahip olmadığı için ve de herkese hitap ettiği için bu kadar kısa sürede bu ivmeyi yakalamıştır.