Dijital kültür ve bugünün anılarını yorumlamaktan önce geçmişe gitmek ve parça parça yorumlarda bulunarak bugüne gelmek istiyorum.
1348’de Avrupa’da bir veba salgını olur. Bu süreci, Bocaccio’nun, 1348-1351 yılları arasında, salgın günlerinin Floransa’sını anlattığı, Decomeron (Bocaccio, 2003) eseriyle yorumlamak istiyorum.
Decameron, birçok düşüncenin kapısını aralayan ve 14. yüzyılda benlik kavramını, özgürlüğü, sevgi kavramını, kiliseye ve dine eleştiriyi, çokeşliliği ve aldatmayı, cinselliği ve daha birçok şeyi konu alan bir eserdir. Salt bir hikâye kitabı olarak da okunabilen Decameron, aslında onlarca alt metni içeriğinde barındırır ve okuyucusuna farklı ufuklardan yorum yapma şansı da yaratır.
Benliğin temeli, özü keşfedip, ahlak ve vicdan doğrultusunda, kendinden emin yol alabilmektir. Şahsiyeti olan bir varlık, yalpalamaz ve özünden ödün vermez. Şahsiyet, bir kimliği oluşturan en temel oluştur ve işbu şahsiyet kavramının içi de dopdolu bir kavram denizidir. Yalan, iftira, aldatma, sorumsuzluk, hırsızlık ve daha birçok kötü diye addedebileceğimiz şeyler, şahsiyetin veya benliğin yoksunluğunu oluşturacak şeylerdir de aynı zamanda.
Yukarıda bahsettiğim şahsiyet konusu üzerine, en başta ele aldığım Decameron eserinden yola çıkıp, yavaş yavaş bugüne geleceğim. Decameron için Bocaccio, “gelişmekte olan Floransa burjuvazisinin, işlerinden dolayı, sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşlerini beklemekle ömür tüketen, boş durmayıp, cinsellik yaşayan kadınların aşk acılarını hafifletmek amacıyla yazılmıştır.”diyor. Yazarın da belirttiği üzere, Decameron, hem içindeki cinsel içerikli hikayeleriyle özgün ve cesur, hem de kilise, devlet, yönetim, burjuva eleştirilerinin olduğu bir edebi eser. Ve Decameron, insanın iç dünyasını yazılarında barındıran, vicdansız, ahlaksız, dehşet verici ve toplum refahını sarsıcı hareketleri konu alıp, didaktik bir amaç da taşıyan bir kitaptır. Aynı zamanda, bu kitap, 14. yüzyılda tanrısal sevgiden sıyrılıp, bedensel seviyi ve hazları ele almış bir kitap olarak da önem taşır. Şehvet, iyilik, kötülük, çıkarcılık ve insanın özüne dair birçok şeyi cesurca konu alır.
Bu kitabı, hazırlanmış olduğum konunun başlangıcında anlatma sebebim ise 14. yüzyıldan bugüne, insanlığın benlik ve şahsiyet olgularını tartışırken; vicdanı ve ahlakı tartarken, hiçbir olağanüstü fark yaşamaksızın aynı olumsuzlukları topluma mal etmesidir. Yani yalan, aldatma, iftira, hırsızlık vb. kötülükler yüzyıllardır şahsi kötülük olarak anılıp, toplumu derinden sarsabilmektedir. İşte bu raddede, teknolojinin aslında hem derinden etkileyemeyen ve hem de en derinden sarsan benlik yıkımını tartışacağım bu çalışmamda.
“Ben” Olmak Üzerine
Her birey, özünde ve varlık doğasına göre biriciktir. Bu biriciklik, dünya üzerinde milyarlarca karakteri ve yaşamı, gündelik hayata yansıtır ve gelenekler, çevresel itilimler, kültürel yapı vb. konulara göre şekillendirir. Kişi, bu disiplinler ve çevresel etmenler doğrultusunda, sosyolojik evrimler ve devinimler neticesinde özünü bulur.
Konumun ana başlığını baz alarak ve “ben oluşu” dijital kültür üzerinden yorumlayacak olursak, Richard Sennett’in “Yeni Kapitalizm Kültürü” kitabında geçen, “kimlik ne yaptığınızdan çok, nereye ait olduğunuzla ilgilidir.”(Sennett, 2015:56) cümlesini ilk adım olarak ele almak istiyorum. İlk insandan bu yana, sosyolojik ve yaşam tarzı anlamında evrimleşen bu tür(insan), zihinsel olarak geliştikçe yaşamına da sürekli bir yenilik katma gayretine girdi/giriyor. Zihni olgunlaşan ve kendindeki cevheri gören insan, icatlar yaptı ve keşiflerde bulundu. Tarihsel süreçte bu itilimlerle, iyi veya kötü, yönlenen insan, yüzyıllardır biriktirme ve oluşturma sürecinde dönüşür.Bu döngünün ve evrimleşme sürecinin iki, birbirini doğuran sonucunu tartışmak istiyorum. “Üretimden doğan tüketim”İnsan, biyolojisinde ve doğasında kesinlikle bulunan bu gelişme ve evrimleşme özelliğiyle, yüzyıllar geçtikçe daha da gelişti ve yeni şeyler bulmaya, üretmeye yöneldi. Sürekli olarak güncellenen veya yenisi bulunan şeyler, insanları tatmin etmedikçe çok büyük bir üretim ve bununla beraber tüketim akışı sağladı. Bunun en büyük yankısı ise Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleşti. Kapitalizm’in ve iş gücünün parasal döngüsünün artmasıyla, insanlar daha çok çalışmaya, üretmeye ve ürettiklerini tüketmeye başladı. Çelişki şudur ki, saatlerini vererek, emeğinin hiç karşılığı olmayan bir maaşa çalışan insanlar, hem iş gücü olarak çalıştıkları şirketleri büyüttü, hem de işleri olmadıkları zamanlarda, kazandığı parayı, kendi ürettiği mala yatırarak maddi bir akış sağladı. Bu hipnoz edici süreç, makinelerin artmasıyla çok daha farklı bir hale büründü. Makineleşen sanayi, istihdamı daralttı ve fiziksel gücü hiçbir anlam ifade etmeyen insan, makinelere boyun eğerek, işsiz kaldı. Yıllar geçtikçe iş sektörlerindeki kartlar da yeniden dağıtıldı. İş etiği, tecrübe, işçi-patron ilişkisi, sermaye ve kazanç vb. konular da değişime gebeydi. Yıllar öncesinde işçinin tecrübesi ön plandayken, sürekli büyüyen ve hızlı bir değişime maruz kalan sektörlerde, zihinsel akışa ihtiyaç duyuldu. Yıllar geçtikçe anlama kapasitesi daralan orta yaş üstü işçilerin yerini, daha yeteneksiz ama genç işçiler aldı. İşte bu süreç, bambaşka bir üretim akışına zemin hazırladı. Hız, sektörler için artık her şeydi ve bu gelişimi sürekli takip edip, anlayan bir işçi kitleye ihtiyaç vardı, bu da önceki işçi jenerasyonları egale ediyordu. Bu durumu oluşturan şey ise, tüketim çılgınlığıydı. Tüketim çılgınlığı, birçok şeyi de peşinden getirmiştir. Yazımın ilerleyen kısımlarında daha detaylı inceleyeceğim, “gözetim toplumu ve panoptikon” konusu da tüketen bir nesli izleme ve analizleme çabasından çıkagelmiştir. Öyle ki, Michel Foucault’un, “Panoptik Gözetleme”konusu da bu analitik teknolojik devriminden sonra araştırılmaya ortam hazırlamıştır. Sennett, tüketim çılgınlığını şu minvalde yorumlar, müzik bile bu uçsuz bucaksız tüketim toplumunun bir parçası. Herkes, tıpkı diğer tükettiği “şeyler” gibi, müziği de ihtiyacının çok dışında tüketiyor. Zihinsel olarak zaten bir döngü olan ve çalma listemize ne kadar eklersek ekleyelim, çok kısır bir döngüde, aynı müzikleri dinlediğimiz halde, binlerce müziği dinleme çabasına girer, tüketen insan ve mp3 oynatıcılarında büyük bir yeri, hiç dinlemedikleri müziklerle doldururlar. (Sennett, 2015:42) Ve işte bu dijital tüketim de az sonra tartışacağımız, “Panoptikon” konusunu güçlendiren bir etmendir.
Tüketen toplum, iş tecrübesi ve yeni neslin yanında, modern ekonomi de bu sürecin sarsıntı yaratacak konularından biri. Modern ekonomideki bariz eşitsizlik ve hiyerarşik kazanç uçurumları, aynı bina içinde çalışan ve hatta aynı katta bulunan iki çalışan arasında bile büyük sınıf farkları oluşturabilecek raddededir. Bu farklar da aşağıdaki (alt sınıf) insanların, yukarıya bel bağlamasını doğurmuştur. Bu konular öyle bağlantılı bir şekilde birbirlerinden etkilenmiştir ki, bu “bel bağlama” konusu, otoriteyi ve otoritenin karizmasını yüceltmiştir. Sennett, “otorite sahibi, gönüllü itaate yol açar, uyrukları ona inanır.”(Sennett, 2015:47) cümlesiyle de yukarıdaki konuyu açıklamaktadır. Çalışanlar, otoritenin her ne kadar noksan olduğunu düşünse de bu döngüde bulunmak zorundadırlar.
Bu düzenin, deneyim ve iş konusuna geri gelecek olursak, şu bir gerçektir ki, Enformasyon Çağı, Sanayi Devrimi’nin doğurduğu, doğurmak zorunda kaldığı bir çağdır. İki süreç de birbirini besleyerek büyütmüştür. Makineleşen ve analitik bir teknolojiyle gelişen sektörler, kol gücünün azaltılmasıyla, bilgisayar gücüne yönelmiş ve sonucunda da enformasyon sistemlerinin domine edildiği “robotik sektörler” inşa edilmiştir. İşte bu gelişme, sektörlerde ve şirketlerde büyük bir sığlığı oluşturacak bir sonuca çıkmıştır. Sennett, “Yeni enformasyon sistemleri, şirketlere hep daha fazla verimlilik vaat eder; bunlar bilhassa, deneyimle biriken türden kurumsal bilgiye sahip olmayan danışmanlar için caziptir.” (Sennett, 2015:55) diyor. Günümüzün yetenekli bireyinin en büyük kabusudur bu. Hayatını etkili programlar öğrenerek, bilişim sistemlerini bilerek ve tasarım gözü olan, entelektüel biri olarak geçiren ve büyüyen bir erken yetişkin, Sennett’in sözlerinde geçen şirketlere gittiğinde, her ne bilgisi olursa olsun, deneyimi olmadığı için işe alınmayacaktır. Bu da tecrübenin, “bilmek” erdeminin önüne geçtiğini gösterir ve bu durum iki kutuplu bir olumsuzluktur. Hem bilenin özgüvenini kırar hem de bilgi eksikliğini tecrübeyle kapatmaya çalışan bir şirketin bilgi ağında sığlaşmasına sebep olur. Aslında bu durumun düşünsel anlamda eleştirisini yapacak olursak, deneyimin, bilgiliye tercih edilmesini haklı gerekçelerle savunabiliriz. O düşünce de şudur ki, yukarıda bahsettiğimiz “otorite” konusunda, otorite, bir “üst”için çok önemlidir ve çalışan üstünde hakimiyet sağlar. Bilgiliye, otoriter bir baskı, ancak onun kadar veya ondan fazla bilgi birikimi varsa mümkündür. İşte bu konudaki kompleksli tavır, bilgili iş arayanı eleyip, deneyimli iş arayana yönelten bir etmen olarak savunulabilir. Bilen insan, mantıksal altyapılar oluşturamadığı sürece, zor itaat eder. Bu süreçte özgüveni kırılan genç, birçok şeye ihtiyaç duyar. Desteğe, motivasyona ve bilgisinin boş olmadığını duymaya… Tüketim çılgını toplum, sadece satın almaya veya materyalist bir tüketime bağımlı değildir. Bu toplum, her şeye bağımlı olabilecek kadar sapkınlaşmıştır ki bir bağımlısı olduğu şey de “motivasyon bağımlılığıdır.” Bu hastalıklı toplumun meydana getirdiği şarlatanlar arasında, kişisel gelişim uzmanları da ön sıradadır. Motive olmaya bağımlı olan nesil, bu şarlatanların,“yaparsın, güç sende, iyi enerji saçarsan tüm iyilikler seni bulur vb…” safsatalarıyla kendini manevi anlamda güçlendirmeye çalışsa da bir şeyin farkında değildir ki bu cümleler de onu koca bir “sistem askeri” yapmak için çabalıyordur. Her şeyin güzel olacağına ve isyan etmeksizin, olumsuzlukları ve yanlışlıkları aşabileceğine inanan genç, hastalıklı bir sabır sürecine giriyor. Çok büyük bir krizde veya haksızlıkta, ufacık bir tatlı dilin veya kişisel gelişim sloganlarıyla bezenmiş safsataların yettiği genç, gün geçtikçe bu etki altında ezilerek hayatını heba etmektedir ve bir şeyin farkında değildir ki, sabrederek kendine dayattığı bu iş kolu, yaşı geçtiğinde onun gözünün yaşına bakmadan kapı önüne koyduğunda, yetersiz ve şahsiyeti olgunlaşmamış, kaosa karşı güçsüz bir birey olarak büyük bir yıkıntının içinde sürüklenmesine sebep olacaktır. Öte yandan bu noksan sistem, gençleri körelten ve saf dışı bırakan bir illüzyon daha yaratmıştır: Freelance çalışan! Bir şirket içinde “freelance” çalışmak, çalışan için sağlıklı bir şey değildir. Freelance çalışan, şirket için ucuz eleman yönetme ve “iş kilitleme” aracıdır. Geçmişte, hamallık, toptancılık, pazar satıcılığı, seyyar satıcılık, toplayıcılık vb. gibi işleri yapanların sığındığı, “serbest meslek” başlığı, bugün entelektüel zevkin ve anlayışın, entelektüel merakın da içine sığdırılmaya çalışıldığı bir başlıktır. Nice yetenekli ve entelektüel birikimi, zevki olan genç tasarımcı, sanatçı, “freelance” iş ilanlarına başvurarak bu fikri ve ilhamlı işlerini yok pahasına satarak, sistemin çarkını çeviren birer köledirler. Freelance köle! Böylesine maliyeti düşürerek, en iyi işi çıkartmaya çalışan şirketler ve yönetimler, büyük bir hırsla kendilerini beslemektedir. Risk almak veya değişime açık olmak onlara göre değildir. Yukarıda, şirket içi çalışanın daha büyük etkilerle verim yaratacağını, Sennett, şöyle açıklıyor, on-line iletişim hep kısa sürer ve aceleye gelir (Sennett, 2017:19), işte bu aceleye geliş de ortaya rafine işler çıkartabilecek işçilerin algılarını daraltıyor ve ortaya daha sığ bir iş çıkıyor. Bu yolda ilerlerken, işçi, verilen görevleri iş sahibini tatmin edici şekilde yapmanın yanında, kendini de geliştirmelidir. Sadece kendine verilen görevleri yapan ve bu kısır döngüde gelgit yapan işçi, bir zaman sonra temel becerilerini yenilemediği için kariyeri zorla noktalatılacaktır. Değişime muhtaç olduğumuz bu süreci, James Champy şöyle yorumluyor, “İnsanlar değişime aç çünkü piyasa tarihe görülmedik ölçüde tüketici odaklı artık.” (Sennett, 2017:22)Yani burada Champy, piyasanın artık aynı işi tekrarlatmayacak kadar dinamik olduğunu belirtiyor. Bu dinamizmin sebebini ise Bennet Harrison, “sermayenin sabırsızlığı” (Sennett, 2017:22) kalıbıyla yorumluyor. Üreten veya şirket sahibi artık daha büyük gelirler elde etmeye çalışmakta ve hırsı, bu hız çağında gün geçtikçe artmaktadır. Ve ne büyük bir çelişkidir ki, tüm bu olumsuzluklar ve insani olmayan koşullara, değersizliklere rağmen, zaman geçtikçe kapitalist düzen çok daha büyük “sadık”lar oluşturmaktadır. İnsanlar, kapitalizmin bu gelişim sürecinde, aile hayatlarını, sosyal yaşantılarını ve hobilerini bir kenara bırakıp, topyekûn kariyer koşturmacası içinde devinim halindedir. Yeni kapitalizmin zamansal boyutudur bu. “Uzun vade yok!” sloganı, tüm bu kendini adamışlıklara sebep olan bir yoldur. (Sennett, 2017:25) Bu sloganın yanında getirdiği, istikrarsızlık ve “yarının ne olacağını bilememek”durumu, şirketlerde bilinmezin içinde var olan yüzlerce işçinin kuşkulu baktığı bir şeydir. Bu durum, günümüz şirketlerindeki, çalışan ve “sahip”arasındaki bağı da zedeleyip, çalışanın kurum sadakatini derinden sarsmaktadır. (Sennett, 2017:32)
Bireyci Toplum, Birey, Özel Hayat ve Tüketim
Yukarıdaki tartışmalarımda, benliğin doğuşuna, işe yansımasına ve yüzeysel anlamda ne olduğunu değindim. Şimdi de bireyci toplumu, bireyin, toplumdaki hareketlerini ve psikolojisinin altında yatan gerekçeleri, özel hayatını ve tüketim alışkanlıklarını ele alacağım.
Günümüzün en büyük vebalarından biri,“tatmin olamama”durumudur. Tatmin olamayan insan, giderek daha da “ben”e dönerek, tamamen psikolojisine oynar ve bu psikolojik açığı tüketerek, çılgınlar gibi tüketerek kapatmaya çalışır. Tatmin olmayı, tüketmekle paralel kılan birey, daha büyük tatmin olamayışlara sürüklense de bunun henüz bilincinde değildir.
Tüketimi birkaç safhada inceleyebiliriz. İlk aşama, “yeni tüketici”.Yeni tüketici, tatmin olamayan benliğini, tüketme yoluyla, birçok sektörde ve konuda tüketime başvurarak doyurmaya kalkar. İlk aşamadaki bu birey, henüz kendisini nasıl bir girdabın içine soktuğunun bilincinde değildir. Tüketimin, kendisi üzerindeki iyileştirici(!) etkisini kendine dayatan birey, ikinci tüketim aşamasına geçer. Onu da, “manevi değerleri maddi değerlerin altına çeken tüketim” şeklinde açıklayabiliriz. İlk aşamada fazlasıyla zevk alan birey, tüketiminin yeterli olmamasıyla ve yine tatmin olamamasıyla birlikte, ikinci aşamaya geçer. Bu aşamada, tüketim uğruna, kutsal gördüğü şeyleri ve maneviyatını alaşağı eder. Bu aşamayı şöyle açıklayabiliriz, birey, tüketmek için kazanmak zorunda olduğunun bilincine varmıştır. Kazanmak için zamanını, kendisiyle hiç bağlantısı olmayan, hayatına hiç uygun olmayan işlerle geçirmeye hazırdır. Önceki safhada, tükettiği anda şuurunu bir nebze koruyabilse de ikinci safhadaki şuur kayıpları, onu bu istemediği iş ortamında, tüketmek için bulundurur ve işte, zamanına serpiştirdiği hobileri, kutsalları, ritüelleri ve daha birçok manevi aktivitesini yaptığı zamanı, para kazanma amacıyla işe ayırmıştır. Ve bundan sonraki aşamayı ise “kazancının tüketim talebini karşılayamaması ve tatminsizlik”şeklinde açıklayabiliriz. Bu aşama en tehlikelisidir çünkü tüketim çılgınlığı içinde, her türlü kazancı yeğleyen birey, kendini bir üst sınıfa çıkartıp zenginleştiremeyeceğine göre (istisnalar hariç), kazancı, hiçbir zaman artan tüketim talebini karşılayamayacaktır. Bu da en başta zaten tatmin olmak için başladığı tüketim akışının da onu büyük bir tatminsizliğe itmesine sebep olacaktır.
Tüketim çılgını toplumun bireyleriyle karşı karşıya kalacağı korkunç bir konu daha var ki, o da, Narsisizm. Tüketime yoğunlaşan toplum, özünden soyutlanarak, kendini tükettiği şeylerle sergilemeye başlıyor ve bu da narsist bireyleri oluşturuyor. BM raporlarına göre, adaletsiz tüketim, yıllık olarak, eğitimden çok, kozmetiğe, yiyeceğe, pet hayvanlarına, sigara ve alkole akıyor. (RichardSennett, 2017:30) Kendini tükettikleriyle tanımlayan “bireyler”,sosyalleşemiyor ve daha büyük “tatmin olamama”sorunlarıyla karşılaşıyor. Sadece para harcayarak tüketim yapmayan bu “çılgın”toplum, zamanını ve bedenini de hunharca harcıyor. Sosyal medya kullanımını da bu tüketimin içine dahil eden bireyler, artık gerçek hayatın varlıklarından ve “gerçeklik”lerinden tamamen uzaklaşmaya hazır, dijital insanlar olmuşlardır.
Bu korkunç kâbus, insanın en özel alanı ve hazzı olan “erotizm”i de derinden vurmuştur. Her şeyi dijitalleştiren ve robotik tavırlar sergileyen insan, cinselliği de “ten buluşması”ndan çıkartıp, ellerindeki ekrana sığdırmışlardır. Tüketimin hat safhaya ulaştığı bugünlerde, porno sektörü de bunun ekmeğini pekâlâ yemektedir. Kendine ve partnerine zaman ayıramayan birey, kendini kısa ataklarla ve tehlikeli bir biçimde dürtmektedir. Cinselliği sağlıklı bir şekilde yaşayamayan ve ilişkiye kapanan birey, mastürbasyon ve porno bağımlısı bir birey haline geldikten sonra zihinsel üretimini de oldukça baltalar.
En başından bu yana tartıştığımız tüm konular, aslında birer lokomotif, biri diğerine bağlı ve hepsi arkasına bir büyük sorun daha takarak büyüyor. Bu bağımlılığın bilincine varamayan insan, kendini farklı mecralarda ve deneyim heveslerinde buluyor. Snapchat gibi, sekiz saniyelik bir sanal seks uygulamasının varlığı, toplumun talebi üzerine meydana gelen bir sonuçtur aslında. Ve aynı şekilde, Tinder gibi, gecelik ilişkiyi sağlayan veyahut birbirini tanımayan iki insanın birbiriyle “eşleşmesi”sonucu beraberlik yaşamasına yol açan bir uygulama, enformasyon toplumunu ve tüketim çılgınlığını besleyen, toplumu baltalayan bir oluştur. Kendini, narsistik bir eylemle teşhir eden bireyler, cinsel hazzı dürtükleyen çıplaklığı, normal bir şeymişçesine yansıtarak, “tatmin olamama” hastalığını daha da artırmaktadır. Birey, süreçleri ve toplumları değiştirir fakat aynı birey, değişen bu süreçlerle ve toplumlarla beraber de evrimleşir. Yani, birey ve bireycilik devinir ve evrimleşir. Bu kesişim kümesinde bulunan ve birbirini etkileyen iki konu, bireyi uçuruma götüren şeydir de aynı zamanda.
Yukarıda bahsettiğimiz, tüm bu bilgi birimlerinden duygusallığa, tatmin olmaktan, birçok manevi konuya, her şey günümüz teknoloji çağının birer sonuçları olarak tartışılabilir. Bu sürecin olumlu veya olumsuz taraflarını tartışmayı bir kenara bırakıp, şu tartışmaya girmeliyiz:
“Teknoloji, enformasyon ve iletişimdeki bugünkü artışın, sadece bizim kimlik ve bireycilik hissi deneyimimizi değil, aynı zamanda genç insanların kendilerini birey olarak düşünmeye başlama sürecini hem sosyal hem duygusal olarak nasıl değiştirip dönüştürdüğü konusudur. Bu açıdan, iletişim devrimi ve yeni teknoloji, sosyal yapının ve aynı zamanda geleneksel iş yapma şeklinin içine işlemiş şeyleri zamanla tüketti. En son tatil fotoğrafları “jpeg” dosyasına sıkıştırılır ve saniyeler içinde gezegen çevresine eposta olarak gönderilirken ve internette flört için en özel ve mahrem biyografik detaylar düzenli olarak çevrimiçi yazılırken, teknoloji insan deneyiminin merkezine giriyor, insanların duygusal alışverişlerini bilgi birimlerine çeviriyor.”(Elliott ve Lemert, 2011:49)
Bu, evrimleşen ve teknolojik gelişmelerle kendini sürekli bambaşka bir dünyada bulan toplumun, yaşam tarzıyla beraber, psikolojisi, zihinsel yapısı ve hatta bedensel yapısı da değişmektedir. Yaşadığı anlara ve olaylara gösterdiği refleksler değişmektedir. Geçmişten bugüne, birçok sanatsal veya eleştirel yapı, içinde birçok alt metni barındırmış ve farklı mesajlar vermeyi amaçlamıştır. Kimi yapımlar çok şeytani de olsa kimi yapımlar toplumu bu hengamenin ve çöplüğün içinden çıkartmayı, bir şimşek çaktırmayı amaç edinmiştir. Bugün, parasını, zamanını, bedenini ve maneviyatını tüketen insan, şahsiyetini de tüketilecek bir “şey”yerine koyarak tüketmektedir. Kendinden uzaklaşan ve şahsiyet yozlaşmasına kapılan birey, artık kendini bile tanımamaktadır. Kendi yaşadığı hayatın kaotik düzeninden çıkmak, 3 boyutlu ve sanal gerçekçiliğin olduğu bir oyunun içinde kahraman olmak onun için daha caziptir çünkü artık gerçek yaşamı da ona zevk vermemektedir. İzlediğimiz filmi, oynadığımız oyunu bırakalım bir köşeye, artık kullandığımız iletişim uygulamaları bile bu kişilik bunalımını artırmaktadır. Günümüzün çok ciddi sayılarda kullanışı olan mecraları, Instagram, Facebook ve Snapchat gibi uygulamalar, bu kimlik bunalımını ve kendinden kopan insanların “değişme sevdası”nı kodladığı efektleriyle pekâlâ dürtmektedir. Kullanıcıyı köpek kulağıyla, kedi burnuyla, şeytani bir imajla veya başka bir insanın yüzüne sahip olmakla, eğlendiren(!) bu uygulamaların kullanıcıları, kullanırken zevk almakta ve bu trajik görselleri profillerinde paylaşmaktadır. Çok yüzeysel yaşayan ve hayatın kodlarını açımlayan insan, habersiz ve bilinçsiz bir şekilde alter egosuna taarruza geçmektedir ve alter egosuna oynamaktadır bu uygulamalarla. Bu sahte mutlu ve kullandığı efektten haz alan insan, kişiliğini şaşırmaya ve şahsiyetini oturtamaya çok müsait bir birey haline gelmiştir.
Öte yandan, birkaç kuşağın görüp, oynayabildiği bir oyun daha var ki, tartışmamda bu oyunun da alt metninden bahsetmek istiyorum. PACMAN. Pacman, oynandığı ve üzerine düşünülmediği zamanlarda, çok basit altyapıya sahip bir oyun olarak görünse de derinine indiğimizde çok büyük toplumsal ve bireysel eleştirilerin olduğu bir oyundur aynı zamanda. Öncelikle, “PACMAN”in kelime anlamına değinmek istiyorum. “PAC”, “program and control” kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir. Yani, PACMAN, programlanmış ve kontrol altına alınmış, hükmedilen bir adam rolünü sergiliyor oyunda. Oyun tasarımcısı Toru Iwatani, oyunu anlatırken, Pacman’i kovalayanların “kız” figürler olduğunu ve oyunkolik erkeklere bir gönderme yaptığını belirtiyor. Fakat bu romantik ve yüzeysel yorumu bir kenara bırakıp, daha da derine indiğimizde gördüğümüz bir şey var ki, PACMAN, bitmiyor. Oyun alanında onlarca yem var ve seni sürekli arkandan kovalayan “şey”ler var. Sürekli gözetim altındasın, hiç durmaksızın, sürekli hızlanarak kaçıyorsun ve kovalanıyorsun. Hiçbir dinleneceğin alan ve zaman yok. Evin, özel alanın ve hayatın yok. Yaşamın ve tüm hareketlerin kamuya açık ve sürekli takip ediliyorsun. Tam oyunu ve yemleri bitirip, sondaki kapıdan çıktığında ise daha büyük ve daha da yemli bir alana çıkıyorsun. Yani, PACMAN, sonuna yaklaştıkça, daha da girdaplaşan bir oyun ve bunu toplumsal anlamda eleştirdiğimizde, PACMAN, aslında şimdiki toplumu anlatmaktadır. Sürekli gözetlenen, kontrol altında tutulan, arkasındaki onu kovalayanlara diklendiğinde ve üstlerine gittiğinde “yenilen”ve kaybeden, ölen; sürekli ileriye gittiğinde de sonsuz bir döngünün içinde hapsolan bir kahramandır. PACMAN, hayatın ve modern toplumların kocaman bir labirent olduğunu yansıtan bir oyundur. Tüm yemleri yedikten sonra diğer bölüme geçtiğinizde, çok daha büyük bir alan ve hızlı bir oyunla karşı karşıya kalırsınız. Bunu da modern toplumlarda kariyer eleştirisi için konu alabiliriz, ne kadar koştursan ve doysan da bir aşama sonranda daha çok yemleneceksin fakat içinde bulunduğun labirent de daha da karmaşıklaşacak, büyüyecek. Bu düşünceler denizinde gördüğümüz şey de şudur ki, günümüzde her insan, birer PACMAN, olma yolunda emin adımlarla ilermektedir ve “birey”rolünü, özel hayatını kaybetmektedir. PACMAN’da kaybetmek, ölmek demektir. “Ölmek”i iki şekilde yorumlayabiliriz. Birincisi, hayatın sona ermesi. Bunun hiçbir çözümü yoktur. Oyun biter ve kapatırsınız. İkincisi ise isyan ettiğinizi düşünelim, arkanızdaki şeytanlara doğru yöneldiniz ve sizi öldürdüler. İşte, bu raddede de sizi başka bir labirente gönderir ama en baştan alırsınız oyunu. Yani modern toplumların kariyer anlayışı ve birey üstündeki baskısı, her nasıl ölürseniz ölün, sizi ya topyekun yok eder ya da baştan aldırarak veya aynı aşamalardan geçirerek cezalandırır. (Black Mirror: Bandersnatch, 2018
Kaynakça
Anthony Elliott ve Charles Lemert (2011). Yeni Bireycilik Küreselleşmenin Duygusal Bedelleri İstanbul: Sel Yayınları
Anthony Giddens (2014). Modernite ve Bireysel Kimlik: Geç Modern Çağda Benlik ve Toplum, İstanbul: Say Yayınları
David Slade(Yönetmen). (2018). Black Mirror: Bandersnatch. Netflix.
Paul Virilio (2003). Enformasyon Bombası, İstanbul: Metis Yayınları
Richard Sennett (2015). Yeni Kapitalizm Kültürü, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Richard Sennett (2017). Karakter Aşınması, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Zygmunt Bauman (2015). Bireyselleşmiş Toplum, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
Zygmunt Bauman & Rein Raud (2018). Benlik Pratikleri, İstanbul: AyrıntıYayınları






